You are currently browsing the monthly archive for Ağustos 2006.

Bugünlerde televizyon izliyor musunuz ? Tatilde olduğum için ben sabahtan akşama kadar televizyon izleme şansı buluyorum. Emin olun şansımı iyi de kullanıyorum. Bu yazımı televizyon programları hakkında yazmak istiyorum.

Beni televizyon programları hakkında yazmaya iten şey nedir diye merak edenleriniz varsa hemen açıklayayım. Benimle beraber tv kanallarıda sezon tatilinde oldukları için ne yazik ki butun kanallar eski ve tozlu bantlarını tekrar raflardan indirdiler desem yeridir.Şöyle hızlı bir zapla gördüklerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Hemen hemen bütün kanllarda eski dizi furyası hızla devam ediyor. Bir İstanbul Masalı, Asmalı Konak, Çicek Taksi, Kuzenlerim, Cennet Mahallesi (eski bolümler) vs… saymakla bitmeyen eski dizi furyası devam ediyor. Aslında bu normal gibi gorünen bir olay. Tatil sezonu o yüzden tv izlenme oranları düşük ve yeni yapımların yeni sezona ayrılması. Bunlar mantıklı sebepler olabilir ama bir yere kadar bence. Çünkü tatile giden ya da tv izlemeyen insanlar kadar yaz tatili boyunca tv izleyen tatilini evde geçiren insanlar da var.

Hiç mi birşey yapılmıyor? Hayır , kimseye haksızlık yapmak istemem . Yaz sezonu boyunca harıl harıl çalışan produktörlerde yok degil. Yeni projelerde çıkmıyor degil hani ama sayıları kısıtlı . Hangi kanalı açsak miladi tukenmis diziler tekrar tekrar oynatılıyor. Tabii bazılarına kolay geliyor eski bi kaseti koy videoya oynasın dursun ne olsa birileri izler.

Takip edebildigim kadarıyla bazı Avrupa ve Amerika kanalları bu konuda daha farklı davranarak sezon içi calışmalarını pek yavaşlatmadan yaz sezonunda da iyi işler çıkartıyorlar.Bu değerlendirmem yalnızca diziler ya da filmler için değil tabii ki haber bültenleri konusunda da aynı fikirdeyim. Şöyle ki aynı haber bültenlerini izlemiyoruz tabii ki ancak aynı haberleri izliyoruz sabahtan akşama kadar. Örneğin sabah haberlerinde ne varsa akşam haberlerinde de aynen geçiyor.Ben bir gün boyunca haberlerin aynı kaldığına inanmıyorum.

Bakın taraflı bir yazı olmuş olabilir. Ama şunuda belirtiyorum bunlar benim şahsi fikirlerim. Yinede yaz boyunca da televizyon izleyenler olduğu düşünülmelidir bence. Televizyon kanalları, yaz sezonunu kalite düşürme , tembellik sezonu olarak görmemelidirler çünkü o esnada bir sürü insana saygısızlık etmekdedirler. Ben bi tv izleyecisi olarak tv kanallarından ve produktörlerden daha kaliteli, yeni ,etkileyici programlar istiyorum yaz sezonu için. Bence ne olursa olsun yaz sezonu dizilerin eski bölüleri sezonu olmamalıdır . Böyle oldugu sürece izleyici profili değişecek gerçek kaliteli programlar artık yavaş yavaş izleyicisini kaybedecektir. Çünkü halkımız herhangi bir programa alıştığı zaman sorgusuz sualsiz peşinden gitmektedir.( bakınız BBG , Gelinim Olur musun vs… )

deprem.jpg

Bu yazıya aslında hiç hazırlanmadan başladım. Haberlerde şu an yazacaklarımla ilgili bir haber izledim ve o anda şimşekler çaktı beynimde desem yeridir. 17 agustos tarihinin özellikle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlari için önemi vardır. Çünkü bundan tam 7 yıl önce çok vahim bir gerçekle karşılaştık o gün. Doğa bize her zamanki gibi dersimizi vermişti. Bu dersin sonuçları çok agır olmuştu.

Öncelikle 17 Ağustos depreminde hayatını yitirenler için Allah’tan rahmet dileyerek ve ailerine başsaglığı dileyerek başlamak istiyorum .Evet 17 Ağustos bizim için çok acı bir gündür. Ülke olarak gayet ağır bir sınavdan geçtik. Deprem sonuçları itibari ile de yıkıcılığıylada büyük bir depremdi . Türkiye tarihinin önemli depremleri arasında yerini aldı . Hatta bu deprem Richter ölçegi degerlerine göre 7,4 lük derecesi ile son yıllarda yurdumuzu etkileyen en büyük depremdir.

image1.jpg

Bu yazımda 17 Ağustos depremine baska bir açıdan bakmak istiyorum . Hertürlü doğal afet (sel, deprem, toprak kayması…) insanlık tarihinde büyük kayıplara yol açmakla beraber insanlığa doğayla savaşma yeteneği ve her savaştan sonra gerçek ve önemli tecrübeler sağlamaktadır. Dünyanın her ülkesinde her karış toprağında bu tür olaylar meydana gelmektedir ki bu olayları önceden durdurmak veya tahmin etmek büyük ölçüde olanaksızdır. Ancak önemli nokta şudur ki: bazı şeylerin engellenememesi onlara karşı bazı önlemler almamızı engellemez.

Varmak istediğim nokta ise şu: ülkemiz deprem kuşagında olmasına karşın ve gelecek 30 yıl içinde büyük bir deprem olma ihtimalinin % 60 olduğu gerçeginin tam ortasında olmamıza rağmen ve üstüne 7 yıl önce gayet yıkıcı bir deprem yaşamamıza rağmen bugün hala gerekli önlemlerin alınmadığı gözlenmekte ve insanlarımız canları çok büyük tehlikelere atılmaktadır.

Bu noktada ülke olarak başımıza bir iş gelmeden önlemler almadığımızı ve hep iş işten geçtikten sonra vah tuh dediğimizi hatırlarmak isterim.

Gelişmiş ülkeler bu konularda bizden daha önde oldukları için biz onlara gelişmiş ülkeler diyoruz. Bu yüzden insanların yaşam standartları bizimkine oranla daha yüksek.Örneğin, Japonya bizden daha tehlikeli bir deprem kuşağı üstünde bulunuyor ve bizden daha çok deprem yaşıyor. Ancak istatistiklere bakıldığında aynı büyüklükdeki deprem sonuçlarının bizde daha yıkıcı ve ölümcül olduğu açıkca görünmektedir. Peki neden ? İşte olayın sırrı burda yatmakdatır. kimse bu sorunun cevabını araştırmıyor. Tabii ki araştıranlarda var ancak onlarda bir şekilde engelleniyor çünkü birilerinin çıkarları zarar görüyor bu tür araştırmalar yüzünden. Ancak şu gerçek unutulmamalıdır ki : toplumun kaderini, geleceğini etkileyecek oyunlar oynayanlar bunun sonuçları ile ergeç yüzleşecekler. Şimdi tekrar asıl konumuza dönelim.

Peki neden ? Soru bu ve aslında cevabın ve çözümün kendisi de bu .Eğer bugüne kadar yaşadığımız birkaç olayldan dersler almış olsaydık, belki de daha acı olaylarla karşılaşmak zorunda kalmazdık. Örneğin deprem gerçeğini kabul eden Japonya ona karşı gelmek yerine onunla yaşamayı ögrenmiş ve ve bu tekniklerini günlük hayata entegre ederek depremlerin hazin sonuçlarının min seviyeye çekmiş ve hala çekmeye devam etmektedirler. Esnek bina kavramı Japonlar tarafından deprem sayesinde ortaya çıkarılmıştır ve bu esnek binalar deprem sırasında yıkılmayıp , esneyerek birçok insan hayatı kurtarmıştır.

Bugün bilimadamları üzerinden 7 yıl gibi önemi bir süre geçmiş olmasına rağmen 17 Ağustos depreminin sonuçlarını iyi bir şekilde analiz yapılmadığından ve gerekli önlemlerin alınmadığından şikayetçilerdir.İstanbul Valisi Muammer Güler , şehrin yeniden yapılanması gerektiğini söylerek olayın ciddiyeti konusunda bir fikir vermiştir.

Evet 17 Ağustos depremi Türkiye nin yüzleşmesi gerekn önemli bir gerçektir.Tabii ki acılarımız dinmedi . Birçok kardeşimiz, dedemiz, annemiz, babamız hayatını kaybetti onları unutmayacagız. Ama artık geriye bakmanın pek bi faydası yok bize . Önümüze bakıp bu olaylardan ders almasını bilmeliyiz . Derslerimizde çıkarımlar yaparak gerekli önlemleri almalıyz , gerekli çalışmaları yapmalıyız ki bir daha annelerimiz kardeşlerimiz dedelerimiz ölmesinler. İnsan hayatı bu kadar olduğu kadar ucuz olmamalıdır. Yaşam standartları bu kadar düşük olmamalı ve bizler bunun olmaması için birşeyler yapmalıyız.

Tarantino Knoxville, Tennessee‘de doğdu. Babası İtalyan asıllı aktör ve müzisyen Tony Tarantino, annesi de yarı İrlandalı yarı Çeroki (Cheerokee) kızılderilisi olan Connie McHugh‘tır. Quentin’in doğumundan kısa süre sonra annesi, müzisyen Curt Zastoupil ile evlenmiştir. Daha sonraları Quentin üvey babasıyla çok güçlü bağlar kurmuştur.

1968 yılında San Gabriel Valley bölgesinde anaokuluna başladı. 1971 yılında aile Los Angeles‘in South Bay bölgesindeki El Segundo‘ya taşındı. Tarantino buradaki Hawthorne Hıristiyan Okulu’na devam etti. Onaltı yaşında Harbor City, Kaliforniya‘daki Narbonne Lisesi’nden ayrılarak oyunculuk öğrenmek için James Best tiyatro grubuna katıldı.

22 yaşında ilk senaryosu olan Captain Peachfuzz and the Anchovy Bandit ‘i yazdı. 1984 yılında Manhattan Beach‘teki tanınmış Video Archives adlı video kaset dükkanında kasiyer olarak çalışmaya başladı. Burada çalışırken tanıştığı Roger Avary ile daha sonraları birlikte çalışacaktı. Aktörlük üzerine Beverly Hills‘teki Allen Garfield‘in Actor’s Shelter ‘ında çalışmaya devam etse de daha çok senaristliğe yoğunlaştı.

1993′de gösterime giren True Romance ‘in satışıyla dikkatleri topladı. Bir Hollywood partisinde tanıştığı Lawrence Bender Tarantino’yu bir film yazması konusunda cesaretlendirdi. Sonuç olarak ortaya son akımları takip eden, oldukça nükteli, kana bulanmış bir soygun filmi olan Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs) (1992) çıktı. Bu film Tarantino’nun sonraki filmlerinin tarzının da öncüsü olacaktı. Senaryoyu okuyan yönetmen Monte Hellman Live Entertainment ‘ın filme para yatırmasını sağladığı gibi Tarantino’nun yönetmenliğine de yardımcı oldu. Lawrence Bender ile aynı kursa giden eşinden projeyi öğrenen Harvey Keitel de senaryoyu okuduktan sonra hem filmde rol aldı, hem de yapımcılığı üstlendi.


Rezervuar Köpekleri ‘nin başarısından sonra Hollywood yapımcıları Tarantino’ya Speed ve Men in Black gibi filmlerin de dahil olduğu bir dizi proje sundu. Tarantino ise Ucuz Roman (Pulp Fiction) senaryosu üzerinde çalışmak için Amsterdam‘a gitti. Film 1994 Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülünü kazandı. Steven Soderbergh‘in Altın Palmiye ödüllü Seks, video ve yalanlar ve Michael Moore‘un Roger and Me filmleriyle birlikte bağımsız sinema endüstrisine yeni bir soluk getiren bu film, bağımsız filmlerin de gişe başarısı kazanabileceğini gösterdi. Ucuz Roman, karmaşık kurguya sahip ve benzer şekilde acımasız nüktesi olan bir filmdi. Oyuncularının başarılarıyla da ilgi çeken film John Travolta‘nın kariyerini de canlandırmıştır. Ucuz Roman Tarantino ve Avary’ye En iyi özgün senaryo Oskar‘ını da kazandırmış ve en iyi film Oskar‘ına aday olmuştur.

Ucuz Roman ‘dan sonra, Allison Anders, Alexandre Rockwell ve Robert Rodriguez ile ortaklaşa yapılan Dört Oda (Four Rooms) ‘un dördüncü öyküsünü ve Alfred Hitchcock Presents ‘te Steve McQueen‘in rol aldığı öykünün yeniden çekimi olan The Man from Hollywood ‘u yönetti.

Sonraki filmi, akıl hocası Elmore Leonard‘ın Rum Punch adlı romanından uyarladığı Jackie Brown ‘dır. Siyah sömürü sineması (Blaxploitation) sinema tarzına atıfta bulunan bu filmde, 1970′lerde bu tarz filmlerin yıldızlarından olan Pam Grier de rol almıştır. Tarantino 1998′de Broadway sahneleriyle ilgilenmeye başlamış ve tekrar sahnelenen Wait Until Dark ‘da rol almıştır.

Daha sonra Inglorious Bastards adlı bir savaş filmi yapmayı planladı ancak bu projeyi Kill Bill filmini yazıp yönetmek için erteledi. Kill Bill Vol.1 ve Vol.2 adıyla iki ayrı film olarak gösterime girmiştir. Bu film Wuxia (Çin dövüş sanatları filmi), Japon sineması, Spaghetti Westernler ve İtalyan korku filmi ya da giallo tarzının geleneksel tarzlarını harmanlayan stilize bir intikam filmidir. Filmin üzerine kurulduğu ana karakter, Pulp Fiction çekilirken Uma Thurman ve Tarantino tarafından kurgulanan Gelindir (The Bride.)

2004 yılında Tarantino Cannes Film Festivalinde jüri başkanlığını üstlendi. Kill Bill yarışma adayları arasında değildi ancak final gecesinde üç saati aşkın orijinal versiyonuyla gösterildi. Altın Palmiye ödülü Tarantino’nun Oldboy üzerindeki ısrarına karşın Michael Moore’un Fahrenheit 9/11 adlı filmine verildi.

2005 yılındaki neo-noir film Sin City‘de Clive Owen ve Benicio Del Toro arasındaki arabalı sahneyi yönetmesi nedeniyle “Özel Konuk Yönetmen” olarak onurlandırıldı.

24 Şubat 2005‘te CSI dizisinin sezon finalini yöneteceği açıklandı. 19 Mayıs‘ta yayınlanan iki saatlik Grave Danger isimli bölüm reyting rekorları kırdı. Jimmy Kimmel Live‘ın bir bölümünü de yönetti.

Tarantino Alias adlı TV dizisinin birinci ve üçüncü sezonlarında da rol almıştır.

2005 yılında Robert Rodriguez ile ortak yöneteceğini açıkladığı Grind House film projesi üzerine çalıştığını duyurdu. Bundan sonra da büyük ihtimalle bir İtalyan II. Dünya Savaşı filmi olan Inglorious Bastards ‘ın yeniden çekimine başlayacağını ancak önce senaryo üzerinde çalışması gerektiğinden 2006 yılında gösterime girmesinin pek olası olmadığını duyurdu. Jimi Hendrix‘in bir biyografisini yönetmek için anlaşma yaptığı da söylenmektedir.

Şu anda yönetmenlik yaptığı yapımlar arasında, bir korku filmi olan Hostel (Ucuz Roman filmine bir çok atıfta bulunmaktadır), Elmore Leonard‘ın Killshot ‘ının bir uyarlaması (Tarantino bir zamanlar bunun senaryosunu da yazmıştı) ve Kill Bill ‘in oyuncularından Larry Bishop ‘ın yazıp yönettiği Hell Ride bulunmakta.

Tarantino, 2005 yılındaki Empire Awards ‘ta Icon Of The Decade ödülünü kazandı.

kaynak:vikipedi

 

imkb-15.jpg

Borsanin ne olduğunu tam olarak anlayabilmemiz için öncelikle borsanin kaba bir tanimina bakmaliyiz.Borsa, kabaca menkul kıymetin ticaretinin yapildigi yerdir. Borsada sadece hisse senedi ticareti değil başka malların da ticareti yapılır. Örneğin , pamuk fiyatının belirlendigi yer ve ticaretinin yapıldığı yer pamuk borsasıdır.

Türkiye’de hisse senedi ticareti denetimi için 1986 yılında Karaköy’de İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kurulmuştur.

Borsa, dünya piyasalarından, yerel piyasalardan ve şirket performanslarından etkilenir.

HİSSE SENEDİ NEDİR?

Hisse senedi kısaca sizin ticari bir kuruluşta pay sahibi olduğunuzu ve pay miktarınızı gösteren belgedir. Örnegin, 100 liralık bir şirketin 2 liralık kaynağını siz sagladıysanız şirkete % 2 ‘lik ortaksınız demektir. Bu arada hemen lot kavramından da bahsetmek gerekir. 1000 adet hisse senedinin toplamına lot denir. Borsa’da işlemler lot üzerinden yapılır. 1 hisse senedi alamazsınız. Ancak 1 lot alıp satabilirsiniz bu da sizin 1000 hisse senedi ile oynadiginizi gosterir. Piyasada iki çesit hisse senedi vardir: 1-imtiyazlı senet 2- adi senet. [Not: 1. çeşit senet ülkemizde kullanılmaz.]

ARACI KURUMLAR

Aracı kurum yatırımcı ile piyasa arasında aracılık yapan ve yatırımcıyı bilgilendiren kurumlardir. Aracı kurumların bazı onemli gorevleri vardir. Şirketlerin halka arz yoluyla satışına aracılık yapmak, yatırım danışmanlığı, portföy işletmeciliği vs. bunlardan birkaçıdır.

HALKA ARZ NEDİR?

Bir şirketin devamlılığı için kaynağa (sermayeye) ihtiyacı vardır. Bu kaynak ya borç yoluyla ya da ortaklardan sermaye veya faaliyet sonucu karla sağlanabilir. İki kaynağında bir maliyeti vardır: borçda faiz, ortaklardan sermayede ise ödenmesi gereken taban limitli temettü getirir. Şirketler çogu zaman hem maliyeti az oldugu için (borçla karşılaştırdığımızda) hem reklam olduğu için hemde kaynak için halka arz ederler. Böylece halkın şirkette ortaklığı olur bu sayede şirket kaynak yaratmış olur. Yukarıdaki örnekteki gibi eğer 100 liralık şirketin 2 lirasini siz sağlarsanız şirkete % 2 ortak olursunuz.

devam edecek….

kaynaklar: temel borsa bilgileri, teknik yorum

Evet arkadaslar yazının baslığından da açıkca anlaşılabildigi gibi bugün sizlerle güzel Türkçemizin nasil yavaş yavaş yozlaştığı hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.Aslında bu konu o kadar çok yazıldı ve tartışıldı ki; belki insanlara KAL GELMİŞTİR ne dersiniz.

Günlük hayatımızda farkında olmadan ne kadar cok yabancı kelime kullanıyoruz hiç düşündünüz mü? Farkında olmadan ( bilmiyoruz bilinçli bir sistem de olabilir) bize ait olmayan, sıradan, anlamsız, ama söylenmesi kolay ne kadar çok kelime ya da öbek türetiyoruz. Yanlış anlaşılmasın türetmek aslında diller için gayet olumlu bir eylemdir ancak türetiyoruz diye de sürekli bir şeyler uydurmalımıyız sizce?

Bir önceki paragrafda sorduğum gibi acaba bu konu hakkında düşündünüz mü hiç? Ben birçoğunuzun düşündüğünü düşünmüyorum ancak dildeki bu yozlaşmayı veya yabancılaşmayı farketmek için oturup uzun uzun düşünmenizde gerekmiyor bence. Etrafımıza biraz dikkatli baktığımız zaman olayın hangi boyutlara ulaştığını kolayca anlayabiliriz. Dizilerde, filmlerde, yarışma programlarında, belgesellerde, hatta haber bültenlerimizde dahi dildeki olumsuz değişimleri görmek mümkündür. Göründüğü üzere sadece görsel medyadaki olumsuz değisşimden örnekler verdim ama bunu bilinçli yaptım çünkü bugünkü yazımda konuya sadece bu açıdan bakmak istiyorum .

Görsel medya bugün birçok kişinin hayatında önemli bir yere sahiptir. Bu gerçek kimse tarafından reddedilemez. Bu yüzden görsel medyanın her konuda herkesten daha dikkatli olmasi gereklidir diye düşünüyorum. Fakat görünen o ki dilimizdeki yozlaşmanın temel kaynaklarindan bir tanesi , önemli bir tanesi görsel medyadır. Örnegin oha falan olmak deyimi herkesin bildiği ve çogumuzun izledigi bir tv dizinden türemiştir. Bu noktada şuna değinmek isterim ki bu yargımla o dizinin kotü oldugunu ya da toplum için zararlı oldugunu söylemiyorum . Ancak görsel medyanın toplum üzerindeki etkileri göz onune alındığında öncelikle dil daha sonrada bazı toplumsal konularda yöneticilerin , yapımcıların, yönetmenlerin, emegi geçen herkesin biraz daha dikatli olması gerektiğini ima ediyorum .

Birkaç çarpıcı örnek daha vermek istiyorum . Geçenlerde önemli bir tv kanalımızın ana haber bülteninde yayınlanan bir haber sırasında bir internet adresi verilirken nokta yerine “dot” kullanıldığını farkettim. Bu gerçekten çok üzücü bir durum . Bu tür yozlaşmaların etkilerinin sınırları yoktur bence .

Buna benzer birçok örnek vardır. Şuanda örnekleri sıralamak bize bir şey kazandırmaz. Ancak bu örnekleri , yani bu yozlaşmayı ciddi biçimde tahlil ederek öncelikle yozlaşma sebeplerini daha sonra olası sonuçlarını ögrenebiliriz. Çok geç olmadan gerekli önlemleri alabilriz ki almalıyız bir an önce çünkü birçok toplum dil ve kültür yozlaşması yüzünden tarih sayfalarından silinmiş ve birçoğu da sömürge olmaktan öteye gidememiştir. Ulu Önder Atatürk ‘ün de söylediği gibi : ” Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

İbn-i Sina
Ebu Ali el-Hüseyin ibn Abdullah ibn Hasan ibn Ali İbn Sina, 980 Ağustos ayında Horasan‘ın büyük kenti Belh yakınında bir köy olan Hermisan’ın yakınındaki Afşana‘da doğdu 21 Haziran 1037′de Hemedan’da öldü. Babası Belh şehrindendir. II. Nuh Mansur’un saltanatı sırasında Buhara’ya gelmiştir. Samanoğulları hükümdarlarından döneminde sarayla ilişki kurmuş, yüksek görevler almış İdari işlerle uğraşmış ve Buhara’ya bağlı Hermisan köyünün yöneticisi olmuştur. Bu köyün yakınında Afşana diye diğer bir köy vardır.İbn Sina burada doğmuştur. Daha sonra Buhara’ya taşınmışlardır.

İbn-i Sina, önce babasından, sonra çağın önde gelen bilginlerinden Natili ve İsmail Zahid‘den mantık, matematik, gök bilimi öğrenimi gördü. 7 yaşında İslam dininin kutsal kitabı Kur’an‘ı ezberledi. Bir süre tıpla ilgilendi, özellikle, hastalıkların ortaya çıkış ve yayılış nedenlerini araştırdı, tedavileriyle uğraştı. Bu alandaki başarısı nedeniyle, II. Nuh’un özel hekimi olarak görevlendirildi, onu sağlığa kavuşturunca, dönemin önde gelen tıp bilginlerinden biri olarak önem kazandı.

Batı bu büyük Türk bilginini Avicenne (Avisen) adı ile tanır

Dünyada ilk felsefi roman denemesi, İbni Sina tarafından yapılmış ve yazdığı iki romanla, dünyanın ilk romancısı şerefini kazanmıştır.

kaynak:vikipedi

1929 Bunalımı temelde Amerika’da borsanın çöküşüne ithaf edilse de; o yıllarda dünyadaki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında Büyük Dünya Bunalımı adını almayı hakettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, dünyadaki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu tahmin edilebilir.Dünyayı bu denli etkileyen büyük bunalımı sebep ve sonuçları ile anlayabilmek için öncelikle I. Dünya Savaşı sonrasında dünyada oluşan ekonomik ve sosyal koşulları göz önünde bulundurmak gerekir.

I. Dünya Savaşı dolaylı ya da doğrudan tüm dünyayı etkilemekle beraber, savaş sonrasında oluşan dünya tablosundaki en önemli figürler gerek yaşadıkları değişimler gerek dünya ekonomisine etkilerinden dolayı Amerka, İngiltere ve Almanya oldu.

Savaşa kadar dünyada hegemonik güç sayılan İngiltere, kanayan bir ülke durumuna geldi. Savaş sonrası Amerika’dan alınan borçla yeniden kurulan altın standardıyla değer kazanan pound, İngiliz ihracatının azalmasına sebep oldu. Daha az ihracat daha fazla altının dışa akımına bu da yeniden borçlanmaya neden oldu.

O yıllarda Almanya ise Amerika’nın savaş sonrasında geri istediği tazminat sorunuyla karşı karşıyaydı. Ekonomisi durma noktasına gelen Almanya, tazminat sorununa çözüm olarak para basmayı denedi. Bu para Amerika tarafından kabul edilmediği gibi Almanya’da hiperenflasyona neden oldu. Daha sonra tazminat sorunu 1924 yılında Amerika’nın önerdiği Dawes Planı ile çözülmeye çalışıldı. Bu planda Amerika Almanya’ya yeniden yapılanması için kredi verecek; yapılanmasını tamamlayan Almanya daha sonra tazminatını ödeyecekti.

Amerika ise 1924-29 yılları arasında bir stabilizasyon devresi geçirdi. Edindiği ihracat fazlası ile dünyanın net kreditörü konumuna geldi. Bu esnada ülkede otomobil, yapı, elektrik gibi yeni endüstriler gelişmeye başladı. Yeni gelişen endüstrilere talebin fazla olması borsanın spekülatif olmasına sebep oluyordu. Öyle ki 1928 yılında, Amerika verdiği kredileri New York Borsası için geri çekmek durumunda kaldı.

1920’lerde borsa dışındaki ekonomik göstergeler oldukça iyi durumdaydı. Üretim ve işlilik oranı yüksekti. Ücretler çok fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Bir çok insan hala aşırı derecede fakirdi ancak halkın büyük çoğunluğu hiç olmadığı kadar rahat ve varlıklıydı. Ancak o yıllarda Amerikalılarda minimum fiziksel eforu sarfederek zengin olma isteği hakimdi. İnsanların bu ruh hallerinin ve spekülasyonun ne derece hakim olduğunun kanıtı, 1926 yılında Florida’da meydana gelen gayri menkul patlamasıydı. Bu olay klasik bir spekülatif balonun tüm özelliklerini kendi içinde barındırıyordu.

Olay şöyle gelişmişti: Floridalılar bölgede kış şartlarının kuzeydeki eyaletlere göre daha iyi olmasına, taşımacılık problemlerinin çözülmüş olmasına dayanarak Florida’daki gayrimenkullerin değer kazanacağını düşündüler. Eyalette Florida’nın bir tatil cennetine dönüşeceği inancı hakimdi. Bu durumda o gün aldıkları toprakların gelecekte bir kaç kat değerleneceğini düşünenler hiç de az değildi. Halkın büyük çoğunluğu bu inançla gayrimenkule yatırım yaptı. Ancak 1928 yılının 18 Eylül’ünde hiç hesapta olmayan bir tropik kasırga 400 insanın ölümüne. binlerce evin hasar görmesine ve tonlarca deniz suyunun yatları parçalayıp sokaklara taşmasına neden oldu. Satın alınmış olan gayrimenkuller satılmaya çalışıldı ancak değerinin çok altına bile satılamadı ki bu durum bir spekülatif balonun patlayışıydı.

Büyük kriz öncesindeki atmosfere bir göz attıktan sonra krizin sebepleri ve gelişimi üzerinde durmak gerekir. Dünyayı etkileyen pek çok olay üzerinde olduğu gibi bu olayın da sebepleri üzerinde çok sayıda araştırmalar ve değişik yorumlar yapıldı ancak bunların genelinde yer alan ortak bir kaç sebebi şöyle sıralayabiliriz:

Birincisi; Amerika’daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870li yıllarda Amerika’da irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardır. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu.

İkinci bir sebep de bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Örneğin şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan yasalar yoktu. Bu yüzden yatırımcı senedini aldığı firma hakkında yeterince bilgiye sahip olamıyordu. Yine ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar da mevcut değildi.

Üçüncü bir sebebin de, başkan Hoover yönetiminin ekonomi alanındaki tecrübesizliği olduğu söylenebilir. Bu düşüncenin savunucularına göre başkan Hoover yönetimi 20lerde hüküm süren liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun görmüştü. Ancak 29 krizine müdahale etmemenin toplumsal maliyeti çok büyük olmuştu. Daha sonraları başkan müdahaleye karar verdiğinde ise hem çok geç olmuştu hem de müdahale başarılı değildi. Örneğin devlet bütçesini dengelemek için devlet harcamalarını kısması ve vergileri arttırmasının işsizliğe sebep olduğunu ve bunun da insanların satın alma gücünün azalmasına ve fiyatların düşmesine neden olduğu savunuldu. Hükümetin tecrübesizliğinin bir diğer göstergesi de altın standardına bağlı kalmakta ısrar edişiydi. Hükümet altına bağlı olmayan para basmayı reddederek sıkı bir para politikası izledi ve piyasada para bulunmayınca ekonomik faaliyetler durdu, reel sektör küçüldü. Bu da daha fazla işsizlik, daha az gelir demekti.

Vurgulanması gereken son sebep ise; başta da belirtildiği gibi Amerika’nın dünya üzerindeki net kreditör olmasıydı. Bunun yanında I. Dünya Svaşı sonrası Almanya ve İngiltere’den istediği tazminatların altın olarak ödenmesini talep ediyordu. Ancak dünyadaki altın stoğu yetersizdi ve varolan stoğu da zaten Amerika kontrol ediyordu. Bu sebeple de bahsedilen tazminatların ve kredilerin mal ve hizmet olarak ödenmesi denendi ancak bu da Amerika’nın kendi mal ve hizmet sektörünü vurdu. Son çare olarak gümrük duvarları koyma yoluna gidildi ancak bu da yalnızca dış ticareti küçülttü. Sonuçta Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.

New York Borsası 1928 yılının başından 29 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve yüksek fiyat/kazanç oranı getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda borsanın ilerlemesi durmuş hatta bir kaç büyük holdingin hisse senetleri düşmüştü. Bu düşüş 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kağıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1923 Perşembe günü borsa dibe vurdu. 1929 yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu. 29 Ekim 1929 gününün fiyatlarına bakıldığında bir yıl öncesinin karının bile sıfırlandığı görülür. 21-29 Ekim 1929 tarihleri arasındaki fark Dow Jones sanayi ortalamasının 328’den 230’a düştüğünü gösterir. Bu süreçte 4.000 kadar banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştur. Bu insanlar açlığa sürüklendi ve sebze ve meyve yetiştirip satarak yaşamaya çalıştılar. Piyasadaki para bir anda yok olduğu için insanlar ihtiyaçlarını karşılamada takas yoluna giderek bir nevi değiş-tokuş ekonomisine geri döndüler. İnsanlar maddi varlıklarıyla beraber sosyal konumlarını ve ruh sağlıklarını da kaybettiler. Bunalımın etkileri II. Dünya Savaşı’na kadar yaklaşık 10 yıllık bir periyodda devam etti.

Amerikan halkı bu büyük çöküşün faturasını Hoover yönetimine çıkardı. Bir sonraki seçimde Hoover’ın başkan seçilmeyeceği aşikardı. Onun yerine adını verdiği programla ekonomik sistemde köklü değişiklikler vaadeden Roosevelt seçildi. Roosevelt “ New Deal” ı 1930-37 yılları arasında uygulama fırsatı buldu. Başa geldiği 1933 yılı bunalımın etkilerinin en fazla hissedildiği yıllardan biriydi. Ekonomide karlılık çökmüştü. Büyük bir talep eksikliği yaşanıyordu çünkü insanların satın alma gücü çok düşmüştü. Roosevelt böyle bir dönemde hem sosyal hem ekonomik anlamda bir reform niteliği taşıyan programıyla ve büyük yetkilerle başa geçiyordu. Amerikan ekonomisi tarihinde ilk kez devlet müdahalesine maruz kalıyordu.

Roosevelt işe bankacılık sektörüyle başladı. O sıralarda sektörde likidite düşük olduğundan altın ve döviz kuru bizzat başkanlık tarafından kontrol ediliyordu. İlk kez Merkez Bankası kuruldu. Mevduatlar devlet güvencesine alındı. Bankacılık sisteminin düzeltilebilmesi için 500 kadar yeni düzenleme yapıldı. Reel sektörde de karlılığın arttırılmasına karar verildi. Devlet kendi kontrolü altında olmak kaydıyla sanayicilerin yüksek fiyat uygulamalarına izin verdi ve yine bu amaca uygun olarak üretim sınırlandı. Talep sorunun çözmek için de, devlet yüksek sayılabilecek bir düzeyde minimum reel ücretleri belirledi. Çalışma saatleri azaltılarak işsizlik sorunu çözülmeye çalışıldı. Tarımda da bir takım yeni programlamalar yapıldı. Ancak bu programlar bazı yönlerden birbirleriyle çelişir durumdaydı. Devlet bir taraftan fiyatları yüksek tutmak için üretim kotası koyarken diğer taraftan da ne üretirlerse üretsinler belli yükseklikte bir fiyata bunları almayı vaad ediyordu. Bu da çiftçilerin daha fazla üretim yapmak istemelerine neden oluyordu. Roosevelt’in devlet harcamaları politikası ise bir denge politikasıydı. Devlet müdahalesine karşı olan sanayicileri küstürmemek için özel sektörün ilgilenmediği büyük yatırımlar gerektiren alanlarda harcama yapılıyordu. Bu sektörlerde açılan iş alanlarıyla da işsizliğin azaltılmasına ve talebin arttırılarak düşük talep sorununun çözülmesine çalışılıyordu.

Genel anlamda “New Deal” programına bakıldığında çok da başarılı bir program olmadığı görüşü hakimdir.Devlet harcamalarının ekonomiyi canlandırmaya yetmediği,devletin ekonomideki payının da artmadığı ve yeni yatırımların yetersiz kaldığı bilinir.

Depresyonu yenerek tam istihdama ulaşan ilk sanayi ülkesi, Almanya‘dır. Almanya, enflasyonsuz orijinal finansman yöntemleriyle iç piyasayı canlandırmayı başarmıştır. Ancak dünya pazarları Almanya’ nın ihracatına açık değildi. Alman fabrikalarına sürüm alanları temin etmek ve hammadde bulamak gerekiyordu. Güney Amerika, Orta Avrupa, Balkanlar ve Türkiye serbest dövizle mal almakta ve satmakta güçlük çekiyorlardı. Almanya,direkt serbest döviz transferi olmaksızın malın malla mübadelesini gerçekleştirmek imkanını sağlayan bir counter-trading modelini benimsedi serbest döviz piyasalarında ihracat mallarına uygun fiyatla alıcı bulamayan memleketlerin müşterisi durumuna geçti. Tarım ekonomilerinin ihracat mallarını yüksek bedelle satın aldı ve onlara kendi sanayi ürünlerini sattı. Planlama ve benzeri yöntemlere başvuran ABD ile Fransa gibi demokrasiler ılımlı çözümlere yönelirken, Almanya’da işsizler nazi totalitarizminin çılgınlıklarına kapıldılar. Böylece bunalım, İkinci Dünya Savaşı’nın başlıca nedeni olacaktı.

TÜRKİYE YE ETKİLERİ

Türkiye 1929 buhranı karşısında,kalkınmasını sağlayabilmek için ihracat ve ithalatını artırmak zorundaydı, Türkiye Cumhuriyeti bunu sağlayabilmek için çeşitli politikalar izledi.

Türkiye 1933′ de dış ödemelerde uygulamasına başlanan kliring ve takas sistemini uyguladı. Bilindiği gibi, kliring sistemi malını alanın,malını alma ilkesine dayanır. Bu sistemde ithalat ihracata bağlandığından, ihracat teşvik edilmiş olur. Nitekim,Türk Hükümeti mümkün olduğu kadar bütün ülkelerle kliring ve takas anlaşması yapmaya çaba harcadı ve Türkiye ile ticaret ve ödeme anlaşması yapan ülkelerden,ithalata öncelik tanıdı. Ayrıca ihraç mallarının standardizasyonuna önem verilerek ,ihracat bu yönden de teşvik edildi 10 /06/1930 tarih ve 1705 sayılı Kanun ile Hükümete tedbir alma yetkisi verilerek,ihraç edilen fındık ve yumurtadan başlayarak ,ihraç mallarında kalite konturulüne gidildi. Önceleri çeşitli merciler tarafından yürütülen bu iş 1934′ te kurulan Türkofis‘ e devredildi. Ofise,kontrol ve teftiş görevi yanında piyasa araştırmaları yapma uluslar arası ticaret ve ödeme anlaşmalarını hazırlama görevi de verildi.

Halen dünyada yaşanmış olan en büyük kriz 1929 Krizi’dir. Bu krizin dünyayı en az I. Ve II. Dünya Savaşları kadar etkilediği de açıktır. Büyük bunalımın yol açtığı 1930’lar dünya tablosuna bakıldığında ekonomik krizlerin bazen insanlık tarihini etkileyecek boyutlara varabileceği rahatlıkla görülebilir. Bu yüzden ekonomik krizlere yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal hatta politik bir olgu olarak da bakılmalıdır.

kaynak:vikipedi

 

Ağustos 2006
M T W T F S S
    Sep »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031